anasayfa | blog hakkında | yazarlar



Gus Van Sant : Kamerasını içine çeviren adam

Gus Van Sant’ı anlatmak o kadar kolay bir şey değil. Siz de müziğin indie si gibi filminkinde de iş var diyorsanız onun en az bir filmini görmüşsünüzdür. Bu çızıktırımda onun biyografisini anlatmanın değil, onu niçin sevdiğimi anlatmanın peşindeyim.

Sant işe bağımsız filmler çekerek başlamış. Mış diyorum çünkü Mala Noche ve Five Ways To Kill Yourself gibi işlerini henüz görmedim. Onun ilk gördüğüm filmi yanılmıyorsam lise yıllarında izlediğim Good Will Hunting’ti. Filmi beğenmekle birlikte Elephant’ı izleyene kadar onla pek bir alakam olmadı. Filmle ilgili bazı sahneler hala aklımdan silinmemiş. Profesörünün çizdiği o tablo… Dahi çocuğun o tabloya ilk bakışta yaptığı yorum… Filmin sonundaki seçimi vesaire vesaire. Şimdi işte bu noktada bu adamı niye sevdiğimi anlatmaya başlayayım. Bir kere çok az insan 9 Dalda Oscar’a aday gösterilmiş ve birini kapmış bir film yapıktan sonra Elephant ve Gerry gibi sadece belirli bir kitle tarafından izlenecek bağımsız filmler yapmaya cesaret edebilir. Normalde şu sıralar bir dakkada içinde 40 şey olan mainstream filmler çekmesi gerekirdi. Ama o kamerasını minimal ve derinlikli ve kendine özgü bir anlatıma doğru çevirdi. Bu filmlere geçmeden önce izlediğim başka bir mainstreame yakın duran Gus Van Sant filmi Finding Forrester’dan bahsetmek istiyorum. Filmde zenci bir gencin kendini kanıtlama çabalarına tanıklık ediyoruz. Yazar olmak istiyor. Çabalıyor. Ama her seferinde Bronxlu basketbol meraklısı bir zenci olmanın getirdiği ön yargılarla boğuşmak zorunda. Yazar William Forrester. Tek bir unutulmaz klasik yazıp köşesine çekilmiş ve asla apartman dairesinden dışarı adımını atmıyor. İşte yaşları, doğduğu ülkeleri, tenlerinin renkleri farklı iki insanın hayatlarını kesiştiren nokta… Sant, mainstreame yakın duran filmlerinde bile insanlara gerçekten ‘bir şey anlatan’ hikayeleri seçip perdeye yansıtıyor.

Bu filmin sonrasında yönetmen Oscarların peşinden koşmak, başarılı olup smokiniyle ve elinde şampanyasıyla boy göstermek, milyonlarca dolara mal olmuş ve çuvallayan kötü filmlerden bir tanesini daha çekmek yerine kendine özgü minimalist bir anlatıma geçiyor. Bu dönemin ilk meyvesinin ismi Gerry. Yönetmen bu filmi çekmesindeki ilham kaynaklarını şöyle sıralıyor: Macar yönetmen Bela Tarr, Rus yönetmenler Adrei Tarkovsky ve Alexandr Sokurov. Artık yönetmen kamerasını, kurgusunu daha özgünleştirecek. Az oyuncu, alabildiğine yavaş, ille de kendi içinize biraz döndüğünüzde izlenecek filmler. Kamerasını artık karakterlerini uzaktan gözetler, onların peşine takılıp onları gizli gizli filme alırmış gibi kullanıyor. Gerry’nin senaryosunu da yönetmen alışılmadık bir biçimde filmin 2 oyuncusu Casey Affleck ve Matt Damon la beraber yazmış. Film iki genç adamın hiç bilmedikleri topraklarda yazın sıcağında kayboluş öyküsünü anlatıyor. Dostluklarının sonsuza kadar kaybolacağının farkında değiller. Kayboluyorlar.

Bu filmin ardından yönetmen onu sıkı takibe almama ve önceki işlerini bulup izlememe yol açan Elephant’ı çekiyor. Geriden geriden takip ettiği karakterlerin ardından bizi Sant okul koridorlarına, insanların en çok şiddete maruz kalabildiği mekanlara götürüyor. Lütfen şiddeti kaba kuvvet olarak almayın. Bireysel özelliklerin yok sayılması, popüler olmak olmayanı dışlamak üzerine kurulu ergen sosyal darvinizmi. Mesela filmde gözden kaçan ayrıntılardan bir tanesi. Bir kız var. Pek güzel sayılmaz. Bacaklarını beğenmiyor. Beden eğitimi dersinde short giymek istemiyor. Ona giymelisin deniyor, o kadar. Film Colombine benzeri okul cinayetlerinden birini kendine konu olarak seçmiş. Çok güzel olmakla birlikte, sanki insanları cinayet ve intihara sürükleyen süreci tam yansıtmıyor sanki. Bu yüzden eve kapandığınız bir akşam Bang Bang You’re Dead isimli, bu cinayetleri enine boyuna irdeleyen filmi ve Elephant’ı birlikte izlemenizi öneririm. Halkanın eksik zincirleri tamamlanıyor böylece. Gus Van Sant’ın bu ve bunun gibi filmlerle Oscar alması imkansız ama bu yapıt hak ettiği gibi Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ile ödüllendiriliyor.

Son film Last Days. Hayal kırıklığım. Hayal kırıklığım herhalde ortaokul yıllarında bol bol Nirvana dinlemiş, Cobain’in ölümünün ardından onun günlerce yasını tutmuş biri olmamdan kaynaklanıyor. Çünkü filmde gördüğüm Cobain, benim Cobain’im değil. Zaten Gus Van Sant’ta maksadının bir Kurt Cobain filmi çekmek olmadığını, öykünün esin kaynağının Cobain’in intiharı olduğunu ama anlatılan şeylerin kendi kurgusu olduğunu söylüyor. Ama yinede perde de kendi Cobain’lerini görmek isteyen Nirvana fanlarının benim de içinde bulunduğum bir kısmı yüksek beklentilerle filmi izlemeye başladığında aradıklarını tam olarak bulamıyor. Ama unutulmaması gereken bir şey varsa Gus Van Sant’ın kamerasını dış dünyaya değil, kendi iç dünyasına çevirmesi. Onun Kurt Cabain’i kendimizinkinin aynı olmamasından daha doğal bir şey olamaz. Alışılmış, düz, yıllardır Cobain’in ölümü ile ilgili okuduğumuz haberleri ve dedikoduları konu edinen bir film çekseydi eğer, bu Gus Van Sant filmi olmazdı.

Yönetmen son olarak Audrey Niffenegger’in romanından yola çıkarak Time Traveller’s Wife isimli ile çekilecek filmi ajandasına almış. Anlaşılan Sant’ın iç dünyasını onun karakterlerini gözlediği gibi izlemeye devam edeceğiz. / Taner Torun

Posted by lostgardens 21:04

1 Comment:

  1. miette said...
    Last Days'i izlemedim ama Elephant'ta hoşuma giden şeylerden biri müziğin kullanılış şekliydi. Beethoven'ın moonlight sonata'sı Elephant sonrası ayrı bir anlam kazanmıştı direk..

Post a Comment