anasayfa | blog hakkında | yazarlar

konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


konser tatminsizliği

Dün dört (berkufukşiringözde) yazar olarak Blonde Redhead konserine gittik. Ve üçümüz de konser sonunda "offffff ya ne güzel konserdi" diye çıkamadık. Ama neden? Tam cevabını bilmiyorum. Genelde konser öncesi veya konser sırası sorunları konserin güzel olup olmadığını değiştirmiyor, ama Blonde Redhead güzel olmasına rağmen sarmadı beni/bizi.



Bir saat falan oturup nasıl yazsam konser yazısını diye düşündüm, fakat yazamıyorum. Birşeyler eksik. Neyin eksik olduğunu tanımlayamadığımdan da düzgün yazamıyorum. O yüzden sizi The Dress'in canlı halinin videosuyla ve kendi bloguma yazdığım Blonde Redhead yazısıyla başbaşa bırakıyorum.

Posted by Adsız 16:05 4 yorum



The Automatic

Neodiscotheque bize bir iyilik daha yapıp Galli The Automatic'i 18 Mayıs gecesi Studio Live sahnesine getirdi.

Laf kalabalığı yapıcam. Ama herşeyden önce Dj Ahmet Musluoğlu'na teşekkürlerimizi sunalım. Herhangi bir Modern Way takipçisine "The Automatic çıkmasa ya" dedirtebilecek playlistiyle geceye tat verdi.








"The Automatic çıkmasa ya" demek için bir nedenimiz daha vardı. İstanbul sahnesinde senelerdir brit-pop rüzgarı estiren Suitcase yine harika performansla arz-ı endam etti. Arka arkaya The Smits'ler, Suede'ler, Radiohead'ler ve James'ler geliyorken başka bir gruba ihtiyaç duymak abesle iştigal olurdu.
Konser sonrasında solist Deniz Özberk'ten albüm müjdesi aldığımı da belirteyim.


Saat 1'e doğru sıra The Automatic'e geldi. Önlerden güzel güzel seyredelim diye düşünürken (İç ses: Ah yaşlılık) sahne önünde patlatılmaya başlanan biralarla bir punk konseri havası estirmeye niyetli çok sevgili seyircimizi (İç ses: Şükür ki erkenden) farkedip kaçışanların sayısı hiç az değildi. Binlerce kişilik konserlerden kalkıp küçücük (İç ses: Ve dolmayan) Studio Live'a gelen The Automatic atmosferden ne kadar memnun kaldı bilinmez ama (İç ses: Sahnelerine su, seyirci, bira şişesi atıldı. Ne memnunlardır ama) seyircimizin (İç ses: Sadece öndeki 30 kişiden bahsediyor aslında. Arkada kalanlar kolon seyrediyor zira Studio Live'da) oldukça hoşuna gitti performansları.
Sahne performanslarına söylenebilecek hiçbir kötü söz yok (İç ses: Öncesinde ne içtiler acaba?). Karşılaşabileceğimiz en enerjik performanslardan biriydi (İç ses: Ramones ve Sparta tişörtleriyle sahneye çıkan çocuklardan ne beklenir ki). Klavyeci Alex Pennie'yi izlerken bile yoruluyor insan. Başına geleceklerden habersiz seyircimizin üstüne de atlamaya kalkınca sahneye ancak güvenlik tarafından geri "koyulabildi".

Son olarak tanınmalarını sağlayan "beefcover"ı da çalıp geldikleri gibi hoplaya zıplaya gittiler. Eğer şartlar el verseydi performansları son zamanlarda izlediğimiz türevlerinden çok daha iyi olacakmış gibi göründü.

Posted by serdarcharliebrown 20:11 9 yorum



The Flaming Lips

Ben dün öğlen Yo La Tengo ve The Flaming Lips'i izleme şerefine eriştim. Hem de 20 derecelik süper bir bahar gününde. Yo La Tengo güzeldi, sakindi, huzurluydu ama The Flaming Lips'in balonlu konfetili konseriyle karşılaştırılınca sönük kalıyordu. İki grubun da müziğiyle ilgili birşey yazmak isteği içinde olmadığımdan tembellik jokerimi kullanarak size pek süper The Flaming Lips videolarımı sunuyorum. Afiyet olsun.

Konserin başlangıcı ve Wayne'in balonda yürüdüğü an:




Mavi balonlar ve the flaming lips:



Yoshimi battles the pink robots:

Posted by Adsız 01:59 1 yorum



Deerhoof

San Francisco'lu Deerhoof 12 Nisan gecesi Bant dergisinin organizasyonuyla Babylon'daydı.

Deerhoof dinleyicisi değilim. Veya şöyle demeliyim; Deerhoof dinlemeyi istediğim ama bir türlü beceremediğim gruplardandı. Eminim herkesin bu şekil bir kaç grubu vardır. En büyük sorunum solist Satomi Matsuzaki'nin sesiydi (Biliyorum ki pek çok dinleyeni o ses için seviyor grubu ama zevkler, renkler falan filan. Neyse) Ama bir sorun da mükemmel gitarlarıydı ki konsere gitmeye son dakikada karar vermemin nedeni de bu gitarlardı. Verdiğim en iyi kararlardan biriymiş meğer.

Babylon'a girdiğimizde sağda solda ufak kağıtlar vardı ve üstlerin de "Deerhoof konser esnasında sigara içilmemesini tercih etmektedir. Özellikle sahne önünde sigara içilmemesi rica olunur" yazıyordu. Eh konserlerde en büyük derdimin sigara dumanı olduğu düşünülünce sevindirici bir gelişme. Salona girdiğimde Grangulez çalıyordu fakat onlar için birşey söylemek istemiyorum. Geçtik.

Yer itibariyle tam baterinin önündeydim. İlk dikkatimi çeken şey baterinin küçüklüğüydü. Alışmışız devasa boyutlu 4-5 davullu ve zilli baterilere. Ama o baterinin başına daha sonra neler geldi bir bilseniz. Geçtik.

Sahneye çıktılar. Hani gruplar hemen çıkar çıkmaz başlarlar ya çalmaya, Deerhoof'un öyle bir derdi yoktu. Yavaş yavaş hazırlandılar. Sahnenin sağına soluna bakındılar, ceketlerini, gömleklerini çıkardılar, baterist Greg Saunier abartıp (aslında abartmamış sonra anlaşıldı) ayakkabıları ve çoraplarını da çıkartınca 2. bir Art Brut faciası yaşamaktan korktum ama korkulacak bir şey yokmuş meğer. Konuya girelim artık, Greg Saunier'in neden ayakkabılarını çıkarma ihtiyacı duyduğunu çalmaya başlayınca anladık. Hiçbir şeyin ona engel olamayacağını göstermek istemiş. Muhteşem bir bateri gösterisi yaptı bütün gece. Zaten bir torba dolusu bagetle çıktı ve çalarken kırdıklarının haddi hesabı yoktu. Ayaklarının altı marangoz dükkanına döndü. Hadi bageti anladık ama beyimiz bununla da yetinmeyip zilini de kırdı. Sürekli olarak davul derisinin vidalarını sıkıştırmaya uğraşması da cabasıydı. Konser sonunda bagetlerin ikisini kapmanın sevincini yaşıyorum ayrıca.

Greg Saunierden rol çalmak için uğraşanlar da vardı tabi sahnede. Satomi Matsuzaki'nin yer yer koreografili, yer yer hoplayıp zıplamaya dayanan dansları ilginçti. Sesini hiç duyamadığımı da itiraf edeyim (Aslında bu benim için sevindirici bir durumdu) Konsere gidiş nedenim John Dieterich de beni haklı çıkarttı. Sadece onun için bile gidilirmiş gerçekten. Bir ara üçünü de yerde gördük, bir ara öyle bir azdılar ki hangisini izleyeceğimi şaşırdım ki bu duruma pek sık rastlayamıyoruz.
Sadece bir buçuk saat kadar sahnede kalıp kulak zarlarımızı sonuna zorlamalarına rağmen mükemmel bir konserdi. Yetmedi.

Posted by serdarcharliebrown 17:40 2 yorum



Come Together

26. Uluslararası İstanbul Film Festivalinde gösterilen The US vs John Lennon filmi ile bağlantılı olarak "Come Together" adı altında iki Manchester grubu Elbow ve I Am Kloot Garajistanbul'daydı.

I AM KLOOT

Radio Eksen Dj'lerinin yaklaşık 1 saatlik çeşitli Manchester gruplarını içeren playlistinin ardından sahneye ilk önce I Am Kloot çıktı. Çoğunlukla yayınlayacakları albümlerinden şarkılar vardı listelerinde. "To You" söylemeden önce Elbow solisti Guy Garvey de sahneye gelip şarkıya aynı mikrofondan eşlik etti. Tabi gecenin anlam ve önemi dolayısıyla bir John Lennon şarkısı da söylemeleri gerekiyordu haliyle. Bu görevi de The Beatles şarkısı Bulldog'la yerine getirip sahneyi Elbow'a bıraktılar.

Bir hafta kadar önce bloga meraksızlar ve tembeller için attığım postta verdiğim 5 şarkının hiçbirini çalmamış olmaları da kişisel başarısızlıktır teşekkür ederim.

ELBOW

Öncelikle söylemem lazım ki solist Guy Garvey bugüne kadar izlediklerim arasında en sıcak kanlı solist kesinlikle. Seyirciyle dialoga girmekten hiç çekinmiyor. Henüz 1 sene bile geçmeden ikinci kez ziyaret ettiler İstanbul'u. Babylon'daki konserlerinden pek farklı bir listeleri yoktu. Ama Elbow'un yarattığı atmosferi de oluşturabilen grup bulmak gerçekten zor. "McGreggor"daki davul şovu, muhteşem "Fugitive Motel" ve biste çaldıkları "New Born" performansları özellikle harikaydı. "Forget Myself" esnasında Guy Garvey geçen sefer yaptığı gibi seyirci arasına inmeye yine niyetlendi ama sanırım Garajistanbul'un sahnesi yüksek geldi ki sınırdan döndü. Kimbilir belki de ön taraftaki seyircinin biraz durgun olması da etkili olmuş olabilir.

John Lennon şarkısı "Cold Turkey"in sözlerini kağıttan okuması ve kendilerini meşhur eden şarkıların başında gelen "Fallen Angel"ı çalmamaları hayret vericiydi. Son şarkı olarak The beatles şarkısı "Don't Let Me Down" için I Am Kloot üyeleri ve Manchesterlı bir gitarist beyi de sahneye çağırarak hep beraber "sözlerini kağıttan okuyarak" konseri bitirdiler.

We're still ok Guy;)

(En kısa zamanda) Konserden birkaç videoya The Modern Way Youtube sayfasından, fotoğraflara da The Modern Way Flickr'ından ulaşabilirsiniz.

Posted by serdarcharliebrown 17:32 3 yorum



Boy Kill Boy & Portecho

(fotoğrafta Chris, Kev ve kafasıyla Utku aka Puht'u görüyorsunuz)

31Mart'tan 1Nisan'a geçiş yapan gece. Yer ses sistemi sorunlarıyla pek meşhur Studio Live. Sahnede beklenen Boy Kill Boy ve ardından yerli favorimiz Portecho. Fakat öncesinde çok daha eğlenceli şeyler oluyor. Morrissey, Franz Ferdinand, Hot Chip... Dj Ahmet Musluoğlu çalıyor ve hem dinliyoruz, hem izliyoruz hem de gayet dans ediyoruz. Eğlenceli bir gece oldu dün. Boy Kill Boy bahanesiyle orada olsak da hem öncesinde hem sonrasında sıkılmak yoktu. Aslında biraz sıkıcı olan da bi tek Boy Kill Boy'du. "Yeni albümden
size özel" diye diye nerdeyse bütün albümü dinletti kalabalığa. Kalabalık da sallanmaktan başka birşey yapamadı haliyle.


BKB sonrası Portecho öncesinde de ufak bikaç hileyle kulise sızmayı başardık (Burda B&P'ye teşekkür etmek gerekiyo!). Alkol almakla meşgul grup üyeleri sıkılmış olacak ki daha iyi mekan alternatifleri arayışındaydılar. Sahneden kapılan setlistler imzalatıldı. Bende ise daha farklı bir parça vardı. Daha sözlerini bile ezberleyemeyip İstanbul seyircisinin huzurlarına çıkarttıkları yeni parçalarının sözlerinin notu. The Long Blondes t-shirtlü Chris Peck de kağıdı gösterdiğimde gayet utançla kahkahayı patlattı ve kağıdın üzerine özrünü yazdı "I need to learn these fucking lyrics!". Basçı Kev ise bu ayıbı üzerine almaya pek niyetli değildi ve kağıda not düştü "I don't need to learn these fucking lyrics!". En sempatik grup üyesi klavyeci Pete Carr da sanırım İstanbul'u (veya gecelerini veya da bütün konser kendisine hayran hayran bakan bayanları) çok sevmiş olacak ki "The next time I come to Istanbul I want to have a proper look around" diyerek bir sonraki konsere de seve seve geleceklerini müjdeledi.


Portecho her zamanki gibi çok heyecanlıydı. Yeni parçalardan da performanslar izledik. Ama "In this town we have no symphaty" 'de seyirci eğlencenin doruğundaydı. Portecho'da en sevdiğim şarkıları laptop yardımıyla çok kolayca performe edebildikleri halde inanılmaz enerjileriyle hem kendilerini hem de izleyenleri süper havaya sokabiliyor olmaları. Destekçileri olmaya devam edeceğim.

Posted by nóiway 21:51 5 yorum



I maybe paranoid but not a radiohead

23 ve 24 Mart geceleri Babylon'dan bir takım kokular yükseleceği kesindi. Çünkü Amerikalı reggae plak şirketi Easy Star'ın All-Star'ları, 2003'te yayınladıkları Pink Floyd-Dark Side Of The Moon coverı "Dub Side Of The Moon" ve 2006'da yayınladıkları Radiohead-Ok Computer coverı "Radiodread" albümlerinin tanıtımı için burada olacaklardı.

İlk defa bir konser öncesinde kendimi sanki maça gidiyormuşum gibi hissettim. Fanatik bir Radiohead İdman Yurdu taraftarı olarak lider Pink Floydspor'la maçımıza gidiyormuşum gibi geldi nedense. Radiohead formamı giyip koşa koşa biletix gişesine gittim ve tabii ki aklıma gelen başıma geldi, konser gününde biletler tükenmişti. Ama "fanatik taraftar vazgeçmez" edasıyla kapıda beklemek suretiyle, yanımdaki arkadaşımın da yardımıyla ışıl ışıl parlayan bir abinin "bilet isteyen var mı?" sorusuna anında cevap verip içeri girmeyi başardım ve ilk gol sevincini hemen yaşayıverdim.

2 Gün sahneye çıkacak olmalarına rağmen Radiohead ve Pink Floyd'un isimleri, zaten küçücük olan Babylon salonunu tıklım tıklım doldurmayı başardı. Grup sahnede 7 müzisyen ve 2 değişken solist olmak üzere 9 kişi çıktığı için sahnede de kıpırdayacak yer kalmadı aslında. 4 adet ısınma-tanışma şarkısının ardından sadede gelip Airbag'le konuya giriş yaptılar ve yandaki şekilde devam ettiler. Airbag'i albümde seslendiren, Massive Attack albümlerinden pek iyi tanıdığımız reggaeci amca Horace Andy'nin konsere gelmemiş olması ise gecenin en büyük hayal kırıklığıydı. Özellikle Money'den Exit Music'e geçip, tekrar Money'le bitirdikleri bağlama ise çok iyiydi. Her hali güzel, her sözü şeker, bence gelmiş geçmiş en iyi şarkı Paranoid Android'i dinlemek her zamanki gibi çok zevkliydi. Ayrıca Lucky öncesinde, tam da şarkının daha sonradan kullanım maksadına uygun şekilde sahnede "Barış" bayrağı açılması gecenin önemli bir anıydı.

Amerika'da doğmuş olduğundan yakınan Jameika asıllı basçı ve solist zıplak bey gecenin en eğlencelileriydi. İkisi de gördükleri her kameraya poz vermeyi ihmal etmediler ve ben de nasiplenmiş olmaktan mutluyum. İkisi de bir saniye bile yerlerinde durmadılar.

Son zamanlarda seyrettiğim konserler içinde seyircinin şarkılara katılımının en fazla olduğu konser olduğunu da belirteyim. Fakat dikkatimi çeken bir şey oldu, bir grup sadece Radiohead şarkılarına bir grup da sadece Pink Floyd şarkılarına eşlik etti. En azından benim çevremdekiler bu şekildeydi, sizi bilemem.


Bunlar da benim çektiğim görüntülerin youtube linkleri. Ses çok iyi olmasa da görüntüler birazcık bilgi sahibi eder sanırım.
easy star all-stars - paranoid android
easy star all-stars - money&exit music
easy star all-stars - lucky
easy star all-stars - let down
easy star all-stars - karma police
easy star all-stars - electioneering
easy star all-stars - climbing up the walls
easy star all-stars - airbag

Posted by serdarcharliebrown 20:12 2 yorum



üçü bir arada

Yok hayır, nescafenin 3ü1aradası değil bu, MFA'nın. Boston Museum of Fine Arts, küçük konser salonunda Cuma akşam 3 süper grubu birden ağırladı: El Perro Del Mar, Frida Hyvönen ve Under Byen.

Bir konser olarak El Perro Del Mar hayal kırıklığıydı. Utangaçlığından mı yoksa herzamanki halinden midir bilinmez, merhaba ben El Perro Del Mar deyip Candy, Dog ve Party ile konsere başladı, sonra da Hello Goodbye adlı en bir sevimli şarkısıyla bitirdi. Ama 40 dakikalık hoş bir sesten ibaret oldu kendisi.

Sonra Frida Hyvönen çıktı. El Perro Del Mar'ın tam tersine, daha girdiği dakikadan itibaren seyirciyle diyaloğu, küçük hareketlerle eğlenceli şarkı bitirişleri ve piyano başındaki karizmasıyla herkese kendini sevdirdi.

Under Byen ise bambaşka bir olaydı. Seyirciyle sıfır diyalog, mükemmel müzik + inanılmaz video projeksiyonu ile apayrı bir havadaydı. Çekilen videolardan maalesef hiçbirşey anlaşılmıyor, fazla karanlık olduğundan, ama şöyle fotoğraf verelim, buna benziyordu.



Tabii bütün bunların üzerine gece gece kalabalıktan çıldırmış boston metrosunda tıklım tıklım dönmek ayrı bir acayipti.

[aynen girl anachronism'den araklanmıştır.]

Posted by Adsız 22:07 2 yorum



faun fables

Bonnie 'Prince' Billy'nin Istanbul'da konser vereceğini piçfork açıkladığında aa ne ilginç demiştim. Etraftaki Bonnie severlere heyecan yapmıştım. Istanbulda olsam meraktan giderdim. Ama yeni çıkan haberle kendimden geçtim. Bonnie 'Prince' Billy'e Istanbulda (ve turun kalanında) Faun Fables eşlik ediyormuş.

Faun Fables'ı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine araştırıp, tahminimden kolay bir şekilde elde etmiştim. Yeni albümü "Transit Rider"ın yolda olduğunu da biliyordum ama en son beklediğim şey herhangi bir grup veya müzisyenle Istanbul'a gelmesiydi. Neyse, lafı uzatmayayım, tanıtayım.



Faun Fables, Oakland Kalifornia'lı bir 'proje'. New York'ta çeşitli müzisyenlerle ön grup olarak çıkmalardan, hayatta kalma denemelerinden sonra müziğine konsantre olmak için ülkeyi dolaşmaya çıkan Dawn McCarthy'nin projesi. 97'de New York'tan kaçmasından itibaren toplam 4 albüm çıkarmış: Early Song (1999), Mother Twilight (2001), The Family Album (2004) ve The Transit Rider (2006).

Fakat anlaşıldığı kadarıyla The Transit Rider sadece bir albüm değil, aslında bir "song cycle" ve üstelik multimedya performansı şeklinde gelişmiş. Albüm güzel, tabii performansını bilemiyorum, artık 9 şubatta gidip görenler anlatsın.

I'd Like To Be Videosu
Taki Pejazz (preview)
Roadkill (preview)

Daha fazlası için;
Resmi Site
Myspace

Posted by Adsız 20:11 0 yorum